İNSANIN KENDİSİYLE TEMASI: YALNIZLIĞIN PSİKOLOJİK YÜZLERİ
Geçmişten günümüze insan, sosyal bir varlıktır. İnsan, ana rahminde var olduğu andan itibaren yaşamını bir “öteki” ile sürdürür ve bu ötekine bağlıdır. Bu bağ zamanla çeşitlenir, genişler ve bireyin kendini ifade edebileceği bir sosyal çevreye dönüşür. Önceki çağlarda sosyokültürel çevrenin bireyin kimliğini büyük ölçüde belirlediğini, sosyal grupların yaşamda daha fazla yer tuttuğunu biliyoruz. Ancak modern çağda bu durum farklı bir boyut kazanmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, fiziksel olarak bir araya gelinmese dahi iletişim kurmanın pek çok alternatifi ortaya çıkmıştır. Bu durum iletişimi artırıp çeşitlendirse de, “yalnızlık” kavramı modern çağda daha sık gündeme gelmeye başlamıştır. Yalnızlık; neredeyse her bireyin yaşamının farklı dönemlerinde, farklı biçimlerde deneyimlediği ve kendine özgü anlamlar yüklediği derin bir olgudur.
Yalnızlık bazen modern çağın kalabalığı içinde bir yere ait hissedememe ve tek başınalık olarak, bazen birey olma yolunda çevreden ayrı bir varlık olduğunun farkına varma hâli olarak, bazen terk edilmişlik duygusu şeklinde, bazen de insanın kendi duygularına, sesine ve benliğine ulaşamadığında içinde oluşan derin bir boşluk olarak deneyimlenir. Yalnızlığın bu çok yönlü doğası, insan ruhunu anlamada önemli bir yere sahiptir. Zamanla psikoloji kuramcıları da yalnızlığı anlamlandırmaya çalışmış ve bu konu üzerine pek çok çalışma ve yazı ortaya koymuşlardır. Biz de yalnızlığı biraz daha derinleştirelim; hem psikoloji kuramları ışığında hem de bireysel deneyimler üzerinden anlamına birlikte bakalım.
İnsan bağlanamadıkça özgürleşir mi, yoksa yalnızlaşır mı?
Modern çağda iletişim kanallarının fazlasıyla arttığı; ancak derin, sağlam ve samimi ilişkilerin bir o kadar azaldığı bir dönemde yaşamaktayız. Yüzeysel iletişimin yoğunluğu, buna karşılık bağ kurmanın ve yakın ilişkilerin azalması, bir yönüyle “güvensiz bağlanma” kavramını işaret etmektedir. Bowlby’ye göre, bebeklik döneminde bakım verenle kurulan zayıf ilişki ve duygusal ihtiyaçların yeterince karşılanmaması, yetişkinlikte güvensizlik olarak kendini gösterebilir. Bu bireyler, yakın ilişkilerinde de güvenli bağ kurmakta zorlanır ve kendilerini sıklıkla yalnız hissederler. Sürekli kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılamaya çalışan, yakınlık kurduğunda kendini güvensiz hisseden birey, çoğu zaman “daha özgür olmak istiyorum” düşüncesiyle yalnızlığı seçtiğini düşünebilir; oysa bu noktada yalnızlık daha da derinleşmektedir.
Bu deneyim, kişinin kendini bir başkasına yapışma hâlinden ayıran “süreli yalnızlık” kavramından farklıdır. Süreli yalnızlık, Winnicott’un tanımladığı, bireyin bir ötekinden ayrışabilmesi ve kendi potansiyelini keşfedebilmesi için gerekli olan “yalnız kalabilme kapasitesi”ne karşılık gelir. Topluluk içinde bağ kurabilmek ve ihtiyaç duyduğunda yalnız kalabilmek, güvenli bağlanma geliştirebilmiş bireylerin sahip olduğu bir beceridir. Birey, süreli yalnızlık anlarında kendisiyle temas eder; düşünür, hisseder ve üretir. Asıl özgürlük de bu noktada ortaya çıkar. Güvenli ve yakın ilişkiler içerisinde, kişinin özüne dönebileceği zamanlar ve alanlar yaratabilmesi, kendi özüyle temas edebilmesidir.
İnsan en derin yalnızlığı kendine ulaşamadığında deneyimler
Bazen yalnız kaldığımızda düşüncelerimizin yoğunlaştığını fark ederiz. Yalnızlık anlarında “içsel nesne temsilleri” ortaya çıkar; geçmişte bakım verenlerin ya da önemli figürlerin bize söylediklerini, kendi iç sesimizle kendimize tekrar ederken buluruz. Bu temsiller kimi zaman oldukça eleştirel ve serttir; öyle ki bu seslerin aslında bize ait olmadığını fark etsek bile, içinden çıkmak zor olabilir. Örneğin, kısa bir süreliğine tek başımıza bir kahve içtiğimizde dahi içimiz sıkılabilir, kalbimiz daralabilir. Bir anda iç dünyamızla uğraşmaya başlarız ve bu rahatsız edici duygular nedeniyle yalnız kalmaktan kaçınarak yeniden işimize ya da dış dünyaya yöneliriz.
Eğer birey, bakım verenlerden ya da çevreden maruz kaldığı olumsuz ve incitici sözleri içselleştirerek kendi iç dünyasında yeniden üretmeye devam ediyorsa ve bu temsiller iç dünyaya hâkim hâle gelmişse, kişi kendisiyle temas etmekte zorlanır. Yalnız kaldığında huzur yerine iç sıkıntısı hisseder ve kendini bulamamanın yarattığı derin bir boşlukla karşılaşır. Bu deneyim o kadar zorlayıcıdır ki birey bu duygularla baş başa kalmak istemez ve yalnızlıktan sürekli kaçmaya başlar. Böylece zamanla kendisinden de uzaklaşır. Belki de insanın yaşadığı en derin yalnızlık tam olarak budur.
Yalnızlığın tüm olasılıklarına baktığımızda şunu söylemek mümkündür: Yalnızlık, bir yandan insanın kendine yaklaşmasını sağlayan yaratıcı bir alan, diğer yandan benliğinden uzaklaşmasına neden olabilen zorlayıcı bir deneyim olabilir. Bu fark, bireyin hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu bağların niteliğinde saklıdır. Modern çağın hızlı ancak yüzeysel ilişkilerinde asıl ihtiyaç; güvenli bağlar kurabilmek ve aynı zamanda kendiyle kalabilme kapasitesini geliştirebilmektir. İnsan, özüne dönebildiği ve samimi ilişkiler içinde var olabildiği ölçüde yalnızlığı bir tehdit olarak değil; içsel bir güç, özgürleşme ve gelişim kaynağı olarak deneyimleyebilir.
Kaynakça
Bowlby, J. (2012). Bağlanma: Bağlanma ve Kaybetme (Çev. V. Ataman). Pinhan Yayıncılık.
Winnicott, D. W. (2018). Oyun ve Gerçeklik (Çev. A. Ertüzün). Pinhan Yayıncılık.
Psikolojik Danışman
Betül Altıntaş
